Bazen bana demek istediklerini bir türlü diyemediklerinden, yazdıklarını bir türlü başkalarına gösteremediklerinden yakınan insanlar oluyor… Onlarla konuştukça anlıyorum ki söylemek istedikleri karınlarında birikmiş, ağırlaştırmış onları, içlerine oturmuş, uyurken veya yemek yerken, koşarken veya konuşurken acıtıyor. Söküp atmak ve tüm dünyaya deşmek istiyorlar içlerinde biriken bu sözleri ve imgeleri fakat bir şeyler engelliyor onları her defasında.
Bu hisse hiç de yabancı değilim ben; sebebi çoktur fakat sosyal anksiyete ile boğuştuğum yıllar boyunca ve hâlen bu hisleri kim bilir kaç kere yaşadım ve yaşıyorum. Yalnız olduğuma veya benimle bu sitemlerini paylaşanların yalnız olduğuna da inanmıyorum; zira her defasında yazar Audre Lorde’un “Sessizliği Dile ve Eyleme Dönüştürmek” eserindeki o mühim ifadesi aklıma geliyor, yaklaşık bir tercümeyle, “Ve elbette ki korkuyorum; zira sessizliğin dile ve eyleme dönüşümü, nefsi ifşâ etmek, teşhîr etmektir.” Korkuyoruz ve acıyoruz ve sızlıyoruz ve ürküyoruz ve kaçıyoruz zira “ifade etme” eyleminin ta kendisi nefsimizi, benliğimizi, özümüzü ifşâ etmek, teşhîr etmek; bu acıtmayacak da, korkutmayacak da ne acıtacak, korkutacak?
Peki o vakit, nasıl üstesinden gelmeli bu korkunun, bu acının? Hem, nedir hakîkaten önemi sessizliklerimizi, içimizde biriken kelimelerle delmenin, yok etmenin? Bu husustaki sitemlere yanıt verirken ne kadar sık Audre Lorde’un ilgili eserinden alıntı yaptığımı fakat bu kısacık konuşma/nesirin Türkçe bir çevirisinin olmadığını fark ettim. Ve dedim, çevirmeli bunu. Kelimesi-kelimesine bir çeviri değil altta ki zira kelimesi-kelimesine çevrilebilmek için fazla edebî Audre Lorde, bununla birlikte mânâyı Türkçeye aktarabilmek için elimden geleni yaptım. Öyleyse, buyrun:
*****
» Read the rest / Devamını okuyun «

