Neden LGBTQ hakları savunucusuyum?

May 18th, 2012 § 2 comments § permalink

“Dünyanın her tarafından insanların desteğiyle birlikte, Güney Afrika’da apartheid ile mücadele ettik, zira siyahî insanlar olarak, hakkında bir şey yapamayacağımız bir şeyden ötürü, kendi derimizden ötürü, suçlanmakta ve zulüm görmekteydik. Cinsel yönelimde de aynı şey [söz konusu].”  - Desmond Tutu

Bu yazı fıkıhta veya tefsirde eşcinsel ilişkinin statüsü üzerine değil. Bu yazı eşcinselliğin doğası üzerine de değil. Bu yazı eşcinselliğin kültürel boyutları üzerine falan da değil. Bu yazı eşcinselliğin sosyokültürel tarihi üzerine hiç değil. Bu yazı haklar üzerine; LGBTQ hakları üzerine; insan hakları üzerine. Hak üzerine. » Read the rest / Devamını okuyun «

İslamcılık – II: Sâhi kim bu İslamcılar?

May 14th, 2012 § 3 comments § permalink

Kendimi bildim bileli “İslamcı”ydım. “İslamcı” genel kullanıldığında veya ayrıştırmak gereği duyulduğunda ise “Radikal İslamcı” diyebileceğimi de oldukça erken bir yaşta öğrenmiştim.

8-9 yaşlarındaydım; annemle birlikte misafirlikteydik. Orta yaşlı ve yanlış hatırlamıyorsam tasavvufî yönü olan bir kadın anneme ısrarla “neci” veya “kimden” olduğunu soruyordu. Annem net ama yumuşak bir ifade ile “Müslümanım” diye yanıt verdi. Nüansı o an anlayamadığımı ve annemin niçin “İslamcıyım” demediğini merak ettiğimi hatırlıyorum o an – sonuçta dindar birilerinin evindeydik, “İslamcılığımızı” gizlemeye “gerek” de yoktu?…

Şimdi 20’li yaşlarımda aynı soruyla karşılaştığımda, aynı net ama yumuşak ifadeyle yanıtlamaya çalışıyorum: “Müslümanım” diye… 

Bir önceki yazıda İslamcılık teriminin nasıl çok yönlü ve çok anlamlı olduğunu ve özellikle son yıllarda içinin aşırı doldurularak nasıl boşaltıldığını, mânâsızlaştırıldığını açıklamaya çalıştım ve spesifik bir çağdaş İslamî hareket olarak İslamcılığın veya İslamî fundamentalizmin veya Radikal İslamcılığın kısa bir tarif ve özetini vermeye çalıştım. Bu yazıda ise İslamcılardan bahsetmek istiyorum. Bununla birlikte İslamcılık teriminin geldiği boyut göz önünde bulundurulursa, bir önceki yazıda yakındığım gibi, İslamcılığı pekâlâ hakaret olarak kabul edecek, kategorik olarak İslamcı hareketten uzak Cübbeli Ahmet gibi bir isme dâhî İslamcı diyenlerin olduğu bir noktadayız. Ben bu yazıda İslamcılığı o çok genel, çok kalabalık ve dolayısıyla çok boş formuyla almayacağım; spesifik bir çağdaş İslamî akım olan İslamcılığı ele alacağım. Ayrıca tüm dünyayı da ele almayı düşünmüyorum; mâlum İslamcılık global bir hareket… hayır, bu yazı sadece “Türkiye’de kendisini [Radikal] İslamcı olarak tanımlamış olan insanlar” üzerine, subjektif ve “kişisel” bir yazı. Bir makaleden çok bir paylaşım; iç dökme. Bu notu düştükten sonra konuya döneyim; sâhi, kim bu İslamcılar?

» Read the rest / Devamını okuyun «

Alman göçmen işçilerden Kürt işçilere: Haymarket, dün, ve bugün

May 1st, 2012 § 1 comment § permalink

“Müslümanlar 1 Mayıs’a katılıyor” diye manşetleri ve “Müslüman 1 Mayıs’a katılır mı?” tartışmalarını görünce çok şaşırdığımı ifade etmeliyim. Müslümanlar uzun bir süredir 1 Mayıs’a katılıyor; Müslüman karakteriyle bilinen sendikaların olduğu ülkemizde [işçi haklarını ne kadar iyi savundukları ve siyasî ahlâkları tartışılabilir o ayrı] bu çok da şaşırtıcı değil. Ama tüm bu tartışmada, 1 Mayıs ile ilgili bugüne kadar duyduğum her tartışmada olduğu gibi, özellikle bir tarihsel gerçeğin atlandığına şâhit oldum yine ve rahatsız etti; Haymarket Katliamı.

“Mayıs Günü” zaten birçok farklı kültürde özel bir gün olmuştur yüzyıllardır fakat İşçiler için özel bir gün olarak seçilmesinin altında yatan ana sebep 19. yüzyılın sonlarında gerçekleşen Haymarket Katliamı ve etrafındaki hareket ve olaylardır. Belki de bu geçmişinden ötürü açıkçası 1 Mayıs benim için bir “bayram”dan ziyade, “anma ve farkındalık yaratma” günü olmuştur hep; meydanlarda halay çekenlerin veya festival havasında şarkı türkü söyleyenlerin bana çok sempatik geldiğini söyleyemem; meydanlarda yumruklar havada haksızlıklara karşı atılan sloganların daha doğru geldiğini söyleyebilirim… Haymarket’in yaşandığı ve 1 Mayıs’ın İşçi Günü olarak genellikle atlandığı süper-neo-liberal-über-kapitalist Kuzey Amerika’dan, bu bir 1 Mayıs’ta Haymarket’i anmak, yüzyıllar boyunca inanan inanmayan, dindar seküler milyonlarca insanın emek için yaptığı mücadelenin sonunda kazandığı haklar için şükür, henüz kazanamadığı haklar içinse bir nidâ olmasını umarak Haymarket’ten ve bugünden bahsetmek istiyorum…

*****

 “Ey Amerikalılar… Halkın sesinin duyulmasına izin verin!” – Albert Parsons1 » Read the rest / Devamını okuyun «

İslamcılık: Afgani’den Cübbeli’ye, Bir Terimin Mânâsızlaştırılmasının Hikâyesi

April 29th, 2012 § 2 comments § permalink

Amcamın bana hediye ettiği ve o günlerde elimden düşürmediğim Voltaire’in “Felsefe Sözlüğü”ne olan ilgimdi belki de babamın “artık uygun yaşa geldiğimi” düşünerek önüme bir yığın makale ve kitap dökmesinin ardındaki… “Çağdaş İslamî Hareketler”  üzerine birkaç makale dizisi,”Dünya ve İslam” dergisinden biri İbn Teymiyye diğeri Seyyid Kutub üzerine iki makale, Mevdudi’den “Kur’an’a göre Dört Terim”, Seyyid Kutub’dan “Yoldaki İşaretler”… Aralarına Ali Şeriati’den “Dine Karşı Din” de girmişti ama bunu babam mı koymuştu baştan, sonradan annem mi eklemişti tam hatırlayamıyorum. Bir de sanırım içlerinde Rıdvan Kaya’nın “Mücadele ve Muhasebesi” de vardı… 11 yaşlarındaydım; Mevdudi ve Şeriati’nin beni sardığını, İbn Teymiyye üzerine olan makaleyi pek ilginç bulduğumu fakat diğerlerini bitirmemin oldukça uzun bir zaman aldığını ve sıkıldığımı hatırlıyorum… ve bu uzun zaman içinde çocuk gibi arada “benim verdiğim kitapları bitirmiyor ama bak elinde başka kitap var” diye sızlandığını babamın; elimdeki Balzac klasiğini göstererek. 11-12 yaşlarım Fransız literatürüne ile İslamcı literatüre aynı anda girmemle oldukça orijinal bir şekilde renklenmişti.

İslamcılığın ne olduğunu anlamak için başa dönmemiz lazım. Aslında ‘Batı’ ile ‘Doğu’nun sarmaş dolaş olduğu bir terim; Avrupa’ya gitmemiz gerekiyor. 18. yüzyıl Fransa’sında ilk rastlanıyor “İslamizm” yani “İslamcılık”a, bu noktada anlamı “İslam” ile aynı şey. Filmi biraz ileri sarıyoruz, “İslamizm” yani “İslamcılık”ın bir “terim” ve hareket olarak ortaya çıkışına; 19. yüzyıla varıyoruz: Renan’ın bir konferansı sonrası gelişen o ünlü tartışmaya. » Read the rest / Devamını okuyun «

“Mavi Gözlü Mimar”; “Kolla Kendini!”

April 21st, 2012 § 0 comments § permalink

Bir süre önce tatsız bir sebeple aklıma düşünce Aimé Césaire, eserlerine yeniden göz atmak istedim; Türkçeye çevrilmemiş olan bayağı var gibi duruyor… Coğrafyamızın isyan, sömürgecilik, başkaldırı, tahakküm, ayaklanma, halk hareketleri vs. ile özellikle sallandığı şu günlerde, sömürgeciliğe ve sömürgeci şiddet düzenine karşı ‘Başkaldıran’ın hikâyesini anlattığı eseri, “Et les chiens se taisaient”, özellikle paylaşılası… Türkçe çevirisini bulamadığım için, birkaç tümcesini ben çevirmek istedim. Türkiye bağlamında olsun, Kürdistan bağlamında olsun, Suriye bağlamında olsun, Tunus bağlamında,  Bahreyn bağlamında, Tibet bağlamında, Filistin bağlamında veya Keşmir bağlamında – fark etmez, her Başkaldıran ve her Başkaldırı için çok mühim olduğuna inanıyorum bu satırların; aşağıdaki tercüme kesinlikle hakkını ödeyemiyor ve kesinlikle birebir bir çeviri de değil ama niyeti iyi…

***

 

Yankı:

Kuşkusuz, Başkaldıran ölecek. Ah… bayraksız – kara bayraklar dâhi olmaksızın, saygı atışları olmaksızın, törensiz. Pek yalın, basit olacak; görünürde hiçbir şeyi değiştirmeyen ve fakat denizlerin derinliklerindeki mercanları, göklerin derinliklerindeki kuşları, ve kadınların gözlerinin derinliklerindeki yıldızları, bir gözyaşı veya göz açıp kapayıncaya kadar süren bir ân için, titretecek, sarsacak…

» Read the rest / Devamını okuyun «

Beyaz Elitler, Esmer Kalabalıklar, ve arada kaynayıp giden Ahlâk

April 14th, 2012 § 0 comments § permalink

Eskilerin sıkça tekrarladığı “trolleri beslemeyiniz” prensibi gereği bu tartışmaya katılmayı düşünmedim ve hâlâ da düşünmüyorum; bununla birlikte Aylin Aslım olayı ve buna verilen tepki öyle bir noktaya ulaştı ki sınıf dinamiği, taciz, etik, ve ifade özgürlüğü açısından incelikli tahlil ve gözlemi olanaklı kılmakta… Bunu iki başlıkta ele almak istiyorum: birincisi etik, hukuk, ve ifade özgürlüğü planına odaklanan, ikincisi ise sınıf dinamiği bağlamında değişen etik algısı sorunsalına odaklanan. Ama önce…

 

Önce şunun altını kesinlikle çizmeli: “taciz tacizdir”. Tacizin hangi şekilde, hangi ortamda yapıldığı gibi detaylar, hukukî ve sosyokültürel analiz için mühim olabilir, fakat ahlâkî açıdan tacizin doğasını değiştirmez ve asla ama asla tacizi meşrulaştıramaz. Özellikle kadınların neredeyse her gün farklı formlarda tacize uğradığı toplumumuzda, tacizin küçümsenmesi ve farklı şekillerde meşrulaştırılması, baskın bir taciz ve tecavüz kültürü yaratmakta, taciz ve tecavüz ile olan mücadeleye de zarar vermektedir. Taciz hiçbir zaman “masum”olamaz, ve aynen taciz gibi, tacizi meşrulaştırmak ve masumlaştırmak da kesinlikle ahlâksızlıktır.

» Read the rest / Devamını okuyun «

Kürtler, Césaire, ve kimliksel tahakkümler…

April 10th, 2012 § 0 comments § permalink

Soy ismim: Hakaret; İsmim: Zillet; Hâlim: İsyan; Yaşım: Taş devri. Irkım: İnsanlık. Dinim: Kardeşlik.”

*

Birkaç ay öncesi İstanbul’da bir akşam, Kürt bir şairin kendisi ve şiiri hakkındaki birkaç sözünü dinlerken aklıma geldi… Karşımdaki insanın deneyimleri Aimé Césaire’in birkaç mısrasını anımsattı ama mısralar bir türlü tam olarak aklıma düşemedi, bölük pörçük kelimelerle aklımda arandım ama nafile… o an çıkaramadım. İleri saralım, birkaç hafta önce Türk bir tanıdığın birkaç cümlesi Césaire’in aynı ifadelerini hatırlattı bana – ama tam tersi yönden. Türk tanıdığım yüzündeki küçümseyici ifade ile birebir uyuşan küçümseyici bir dil tonuyla ilân etti: “anadil de anadil diyorlar… Türkçe bizim anadilimiz ama sanki çok mu önemsiyoruz? Eğitimde mesela, İngilizce eğitim fırsatı olan kim Türkçe eğitim aldırır çocuklarına… Çok büyütüyorlar, hem kalkınma daha önemli bir sorun değil mi?”

Bu zatın çıkarımları verisel analiz açısından belki doğruluktan uzak değildi; belki gerçekten de İngilizce eğitim fırsatı olsa ne Türkler ne de Kürtler çocukları için anadilde eğitimi tercih etmezdi… Belki kalkınma çoğu için çok daha önemli bir sorundu. Fakat açıkçası bu noktada beni şaşırtan [ve cidden öfkelendiren] ve aklıma Césaire’in mısralarını – üstelik şaşırtıcı bir biçimde bu sefer ‘tam’ hâliyle – getiren, sözlerinde ne kadar verisel doğruluk payı olup olmadığı değil de “o sözleri”, “o tonla”, “onun” söylüyor oluşuydu…

» Read the rest / Devamını okuyun «

Feminism, 80′s, 90′s, vaginas, and penises

April 9th, 2012 § 0 comments § permalink

I am a feminist. I am also an activist. Unfortunately sometimes I feel a clash deep within my identity when we sit down and start a feminist discussion among friends; you see, more often than not, the topic of discussion goes incredibly abstract and ultimately and absurdly theoretical… While I would not define myself strictly as a pragmatist, I find myself deeply offended by how our ‘feminist’ interests and rhetoric become very much isolated from the ordinary practical life (and thus from women’s issues in that ordinary practical life)… and how we focus too much on things that… will do not require that much attention. Specific strands of feminist theory especially drive me crazy in these aspects… Well, surprise surprise, apparently I am not the only one tired of this.

» Read the rest / Devamını okuyun «

Sıradan insanların sıradışı acıları…

April 7th, 2012 § 0 comments § permalink

Ilık bir parça boğazımdan yukarı doğru kayıyor… Bu sefer, pıhtılaşmış kan değil artık, sanırım bir organ parçası, öyle hissediyorum. … Saçlarım tamamen dökülmüş olabilir, fakat teyit etmek için başıma dokunamayacak kadar kötü, zayıf hissediyorum. Yarın yapacağım bunu… Evet, yarın… Mutlular mı? … On yıl oldu ama, acaba o bombayı atanlar beni şu an görebilselerdi, hâlâ ‘Hurra! Yaşasın! İşte bir tanesini daha öldürdük!’ diye mi düşünürlerdi?

-          Fumiyo Kono, “Yunagi no Maçi, Sakura no Kuni”, s. 34

*

Okuduktan, izledikten, dinledikten sonra “bunu paylaşmalıyım” dediğim eserler var… Bununla birlikte çok azı içimde “Yunagi no Maçi, Sakura no Kuni”nin yarattığı kadar güçlü bir paylaşma arzusu uyandırdı diyebilirim. Niş bir kesime hitap ettiği için genelde manga üzerine blog yazısı yazmıyorum; bununla birlikte “Yunagi no Maçi, Sakura no Kuni” öyle bir manga ki üzerine onlarca makale yazsam hakkını verebileceğime inanmıyorum…

» Read the rest / Devamını okuyun «

Kadın, Erkek, ve Aile

March 31st, 2012 § 0 comments § permalink

“Kadın ve Aile”den sorumlu bakanlığımızın ismindeki “Kadın” atılıp, geriye salt “Aile” bırakıldığında Türkiye’deki çoğu kadın hakları savunucusu büyük bir kızgınlığa tutulmuşken, kendisini kadın hakları savunucusu ve feminist olarak tanımlayan zatım tebessüm etti. Yanlış anlamayın, “Kadın”dan sorumlu bir bakanlığın gereksiz [veya mutlak gerekli] olduğunu savunmuyorum, hükûmetin bu ve benzeri birçok adımıyla kadın meselelerini geriye attığını ve haksız bir politika uyguladığını da düşünüyorum; bununla birlikte ne zaman ilgili siyasî birimin adı anılsa saçlarımı yolasım gelirdi… Neydi beni rahatsız eden yanı bu ismin? “Erkek”siz, “Kadın ve Aile”den taraf olan yanı.

» Read the rest / Devamını okuyun «